20.3.10

Araçların Hız Göstergeleri

Araçlar şehir içinde ve meskun mahallerde saatte 50, şehirler arası yollarda da 90 kilometreden fazla hız yapamazlar. Bunun üstündeki hıza çift şeritli yollarda bile müsaade edilmez. Ancak otoyol tabir edilen belli standartlardaki yollarda saatte 120 kilometre hıza çıkabilirler. Bunun üstündeki hız Almanya gibi birkaç istisna dışında tüm ülkelerde aşırı hıza girer, suçtur ve cezayı gerektirir.

Günümüz arabalarının çoğunun hız göstergesindeki en son rakam 240 ve daha üstüdür. Yani en solda sıfır, en sağda 240, ortada da 120 rakamı vardır. Bir diğer deyişle hız göstergesinin sağ yarısı olduğu gibi, suç olan, hayati tehlike olduğu ileri sürülen hızlara ayrılmıştır. Peki, o zaman suç olduğunu, yasalara aykırı olduğunu bile bile üreticiler niçin bu kadar hızlı arabalar üretiyorlar? İnsanlar yapamayacakları, yaptıklarında ise cezai işlem görecekleri hızlar için niçin tonlarca para ödüyorlar?

1980'li yıllarda ABD'de araba üreticilerine zorlamayla bir kural oturtulmaya çalışıldı. Bu kurala göre, hiçbir göstergede 140 rakamından (85 mil/saat) sonra bir rakam bulunmayacaktı. 90 rakamı göstergede açık bir şekilde belirtilecek hatta diğerlerinden farklı renge boyanacak veya aydınlatılacaktı.

Bu kural önerilirken iki husus göz önünde bulundurulmuştu. Birincisi en son noktayı 140'a koyup göstergedeki rakamların arasını açmak yani 90 ile 95 arasındaki farkı sürücünün iyice görmesini sağlamak, ikincisi de sürücüleri suç işlemeye teşvik eden, cesaretlendiren o son rakamı aşağı çekmek. Şüphesiz ki bu kural hiçbir zaman uygulanamadı, pratiğe geçirilemedi. Zaten dünyanın hiçbir yerinde araba üreticilerini hız göstergelerinin dizaynı konusunda kısıtlayan yasal bir yaptırım yoktur.

Araba üreticileri sürücülerin psikolojilerini her zaman önemserler. Yeni bir arabaya alıcı gözü ile bakan bir kişinin önce hız göstergesindeki son rakama baktığını bilirler.

Arabaların şekilleri 1900'lü yılların başından beri aynıdır. Neticede bir motor, dört tekerlek ve koltuklar. Gelişen teknolojinin arabalara en büyük katkısı hız konusundadır. Son zamanlarda sürüş emniyeti ve ekonomisi öne çıkarılsa da, alıcı bunları kesin bir tercih sebebi olarak düşünmez. 120 kilometreden daha hızlı gidemeyen veya bu hıza ulaştığında gaz pedalı kilitlenen bir arabayı, hiçbir sürücü 'ne kadar güzel, benim hız limitlerine uymama yardım edecek' diye düşünüp almaz.

Araba üreticileri yasal limitlerin iki mislinden fazla hızla gidebilen arabaları üretmelerininin sebepleri olarak üç husus ileri sürüyorlar. Bunlardan birincisi sürücülerin araba kullanırken zaman zaman saatte 120 kilometrenin üstüne çıkmak zorunda kalmalarıdır. Bir aracı sollarken veya önlerindeki bir rampayı rahat çıkabilmek için sürücüler geçici olarak hız limitlerini aşmaya mecbur kalıyorlar. Sürücü ayağını gazdan çekse bile yokuş aşağı araba hızlanabiliyor. Üreticiler kendi görevlerinin sürücülere imkanları sunmak olduğunu, hız limitlerini aşıp yasalarla başı derde girmesinin sürücünün kendi problemi olduğunu düşünüyorlar. Onlar için önemli olan kimsenin arabaları hakkında gerek duyduğu vakit hızlanmadı diye şikayetçi olmaması ve olumsuz propaganda yapmaması.

İkinci husus olarak sürat limitlerine olan güvensizlik ileri sürülüyor. Üreticiler, şehir dışında, en az üç şeritli bomboş otoyollardaki 120 kilometrelik hız sınırının gerçekçi olmadığını ve ileride muhakkak değişeceğini düşünüyorlar. Hız limitlerinin yolların özelliklerine göre ayrı ayrı belirlenmemesi ve 50, 90, 120 gibi üç ana grupta değerlendirilmesi, yasa koyucuların emniyetli tarafta kalmak için olabilecek en düşük hızları limit olarak kabul etmeleri, bomboş şehirlerarası yollarda çevresinde sadece birkaç ev veya ahır bulunan yerlere bile yerel yöneticilerin baskı yapmaları sonucu hız limit levhaları konulması, tüm hız limit levhalarına uyulduğu takdirde bir şehirden komşu şehre yolculuğun bitmek bilmeyeceği, hele hele 90 kilometre hız sınırının, tehlikesinden çok 1973 yılındaki petrol krizi nedeniyle arabaların en ekonomik hızı olduğu için konulduğu hususlarını göz önüne alarak, bu limitlerin bir gün mutlaka değişeceğini tahmin ediyorlar.

Araba üreticileri ayrıca arabayı üretmekle işin bitmediğini, onu en zor şartlarla test etmek zorunda kaldıklarını, frenlerini, lastiklerini ve diğer aksamlarını müşteriye teslim etmeden önce yüksek hızlarda denemeleri gerektiğini, bu nedenle de arabaları normal hızlarından daha yüksek hızlarda gidebilecek şekilde üretmek zorunda kaldıklarını belirtiyorlar.

Sonuç olarak hiçbir araba üreticisinin sürücüleri yüksek hıza teşvik etme gibi bir amacı ve niyeti yoktur. Olay tamamen bir pazarlama ve satış stratejisidir. Hız göstergesindeki yüksek rakamlar sürücüye güven verir, tercihini ve dolayısıyla arabanın satışım etkiler.

14.3.10

Dünyanın En Büyük Yanardağı (Mauna Loa)




Hacim ve alan açısından dünyada ki en büyük yanardağ olan Pasifik okyanusunda ki ABD'nin Hawaii adasında ki volkanın adı Mauna Loa.

Mauna Loa 700.000 ve 1.000.000 aralığında bir yıl önce patlamaya başladı ve o zamandan bu yana sürekli büyüdü. Havaii adasının büyük bir kısmını kaplayan bu yanardağ günümüzde "Mauna Loa Güneş Gözlemevi(MLSO)" tarafından sürekli izlenmektedir.

10.3.10

Cam Neden Şeffaftır?

Cam şaşılacak derecede basit bir maddedir. Dünyanın her köşesinde rahatça bulunabilen kum, kuvars ve sodadan meydana gelmiştir. Fakat camın asıl şaşırtıcı özelliği ne tam bir sıvı ne de gerçek bir katı oluşudur. Aslında sıvıya daha yakındır, çünkü atomik yapısındaki düzen sıvılardaki rasgele düzeni andırır. Katıların atomlarının kristal yapısı ise düzgündür.

Katı bir cisimde atomların bir diziliş düzeni vardır. Yani bu diziliş düzeni belli aralıklarla kendini tekrarlar. Camda ise bu özellik yoktur. Çok kuvvetli mikroskoplarla yapılan incelemelerde bile camın yapısında hiç bir kristal oluşumuna rastlanmaz. Arada sırada görülen bazı kristaller ise camdaki kusurlardır.

Cama çok ağdalı bir sıvı diyebiliriz. O kadar ağdalıdır ki, normal dış etkenlerde bile şeklini değiştirmez. Bir sıvıda iç sınırlar bulunmadığından camın içinden geçen bir ışık demeti kırılma ve yansımaya uğramaz, doğrudan geçer. Bu nedenle bir cama baktığımızda arkasındakileri olduğu gibi görürüz. Işık sadece camın yüzeyini aşarken hafifçe kırılır.

Cam saydamdır, su da saydamdır, öyleyse donmuş su olan kar taneleri niçin beyazdır ve niçin kar örtüsü saydam değildir? Bir cismin üzerine gelen ışığın tümünü yansıttığında beyaz, hepsini tutup hiçbirini yansıtmadığında siyah renkte göründüğünü biliyoruz. Cam saydamdır ancak kırıldığında, tuzla buz olduğunda yerdeki küçük cam parçaları yığını beyaz renkte görünür, çünkü her bir cam parçası ışığı değişik yönde geçirmektedir.

Kar tanelerinde de aynı şey söz konusudur. Minik taneler üzerlerine gelen ışığı her yöne gelişigüzel yansıtırlar. Bu nedenle kar taneleri de, kar örtüsü de beyaz renkte görünürler. Benzeri durum tuzda da görülür. Tuz, her biri saydam olan küçük kristallerden oluşmuştur ama bunlardan büyük bir miktarı bir kapta bir araya gelince gözümüze beyaz renkte görünürler.

7.3.10

As Neden En Güçlü Kart?

İskambil oyunlarında oyuncular genellikle ellerindeki kağıtları renklerine göre ayırıp sayılarına göre dizmeyi adet edinmişlerdir. Bu sıralama ikiden başlar, 10'ludan sonra vale, kız, papaz diye devam eder, papazdan sonra baş köşeye birli, yani 'As' oturtulur. Kağıt oyunlarının hepsinde olmasa da çoğunda As en değerli kağıttır. Bu nedenle bazı kağıt destelerinde diğer sayı belirten kağıtlara göre biraz daha zengin bir kompozisyonla şekillendirilir.

Birliye As (İngilizcede Ace) denilmesinin sebebi kelimenin Latince kökeninin de 'As' olmasıdır. Latincede As para değerini belirten bir ifadedir. Birli de sıranın en başında bulunup arkasından gelen kağıtların karo, kupa gibi cinslerini belirten bir referans işlevi gördüğünden hemen hemen her yerde As olarak isimlendirilir.

As'ın sadece birli muamelesi gördüğü birçok iskambil oyunu da vardır ama genellikle papaz olarak bilinen, orijinal adı king (kral) olan kağıdın hem değer olarak hem de koz olarak kullanılma bakımından güç olarak çok daha üstündedir.

Bu gücün birliye, iskambil kağıtlarının ve oyunlarının tarihi ve gelişme süreci içinde hangi evrede kazandırıldığı tam bilinmiyor. Ancak As'ın en güçlü kart olarak on altıncı yüzyılın başlarında Venedik 'Trappola', Fransız 'Piquet' ve İngiliz Triumph' oyunlarında boy gösterdiği biliniyor. Buna dayanarak en az değerli kağıt olan birlinin kralın bile üstüne geçişinin başlangıç tarihinin on beşinci yüzyılın sonları olduğu tahmin ediliyor.

As'ın kraldan (papazdan) daha güçlü bir kağıt haline gelmesi, satrançta tahtanın karşı kenarına varabilen en güçsüz taş piyonun, vezir olabilmesine, şahı mat edecek kadar güç kazanabilmesine benzetilebilir. Gerçi satrançta bu uygulama bir süre sonra Avrupa'da demokrasinin gelişmesi ve krallıkların güçsüzleş-melerinin bir yansıması olarak ortaya çıkmıştır, ama en güçsüz kağıt olan birlinin güç kazanması, şuur altındaki basit bir halk adamının bile kralın önüne geçebileceği duygularının benzer şekilde kağıtlara yansıması olarak değerlendirilebilir.

On beşinci yüzyılda halk arasında çok popüler olan Karn oyununda düşük değerli sayı kartlarının bazı durumlarda sarayı temsil eden kartları bile ezecek kadar değer kazanmaları ve sonradan güçlü As'ın doğuşu, yavaş yavaş şekillenen, mütevazı köylülerin bir gün gelip kralı tahtından edebilecekleri düşüncesinin başlangıcı olarak kabul edilebilir. Oyun deyip geçmemek gerekir, satrançta da, kağıt oyunlarında da bazı detayların arasında çok ciddi politik mesajlar yatar.

Geçmiş yıllarda oyun kartlarının popülerliğinin artması sonucu, hem satış gelirlerinden pay almak hem de kumar amacı ile kullanılmalarını kontrol altına almak için birçok devlet, oyun kağıdı üretim ve satışını devlet tekeli altına aldı. Devletin kontrolü altında olduğunu ve vergisinin ödendiğini belirtmek için destede en başta bulunan birlinin üzerine bir damga vurulması adet haline geldi. Demokrasi ile idare edilen ülkelerde bile hala vergi tahsilat damgasının kralı temsil eden kağıdın üzerine değil de halkı temsil eden birlinin üzerine vurulmasında da gizli bir politik mesaj var mı acaba?

5.3.10

Telefon Tuşları Çıkıntıları

Günümüzde hayatımızın ayrılmaz bir parçası haline gelen cep telefonlarının '5' tuşu üzerindeki çıkıntıya hiç dikkat ettiniz mi? Bu çıkıntı en ortadaki tuşu el yordamı ile bularak, tuşlamayı bakmadan yapabilmeyi sağlar.

Büyük bir ihtimalle bilgisayarınızdaki klavyede 'F' ve 'J' ya da 'A' ve 'K' tuşlarında da böyle birer çıkıntı olduğunu fark etmemişsinizdir. Bu çıkıntılar da klavyeye bakmadan yazanlarda her iki elin klavyenin ortasını bulmasında yardımcı olur.

Yine gözden kaçan bir ayrıntı ise tuşların diziliş şeklidir. Telefondaki tuşlarda en üst sırada l, 2 ve 3 rakamları yer alırken bilgisayarımızda ve hesap makinemizde tam ters şekilde 7, 8 ve 9 rakamları dizilmiştir. Bu diziliş şeklinde hesap makinelerini ve bilgisayarları yapanlar, en süratli hesaplamayı esas almışlardır. Tarihi çok daha eski olan telefonun başlangıcında ise, hızlı tuşlama pek önemli kabul edilmemiştir. Ancak ev kadınları arasında yapılan bir araştırmada, telefondaki dizilişin onlara daha kolay geldiği ve daha süratli uygulayabildikleri saptanmıştır.

Bilmem hiç dikkat ettiniz mi, telefondaki tuşların içinde 'l' ve '0'ın üstünde hiç harf yoktur. Ama daha şaşırtıcı bir tespit ise, birçok telefonda mevcut harflerin içinde 'Q' ve 'Z' harflerinin bulunmamasıdır.

Günümüzde yaygın olarak acil servis (112), yangın ihbar (110), polis imdat (155) ve alo trafik (154) gibi acil hizmetlere l ile başlayan, üç haneli numaralar verildiği için, eğer l tuşunun üzerinde de harfler olsa idi, cep telefonunuzla bir mesaj gönderirken, daha üçüncü harfte bu servislerden birine otomatik olarak bağlanabilir ve bunların santrallerini lüzumsuz işgal edebilirdiniz.

'O' ise bilindiği gibi dahili santrallerde operatöre ulaşmada, şehirlerarası numaralarda ve cep telefonlarında ilk çevrilen numaradır. Eğer bu 'O' tuşunun üzerinde harf olsaydı, daha o harfe basar basmaz doğrudan santrale bağlanacak ve santrallerin kilitlenmesine sebep olabilecektik.

Tabii telefonun üzerinde zaten on tane olan rakam tuşlarının ikisine harf koyamayınca, geriye kalan 8 tuşa 24 harf yerleştirilebilmiş ve bu durumda İngilizce'de en az kullanılan 'Q' ve 'Z' harfleri tuşların üzerinde yer alamamıştır.

Şimdiki cep telefonlarında' l' ve '0'ın üzerinde hala harf yok ama teknolojinin gelişmesi sayesinde, bir tuşa dört harf konulabildiğinden 'Q' 7 tuşunda, 'Z' ise 9 tuşunda kendilerine yer bulabilmiş durumdalar

4.3.10

Vurgun Yemek

İnsanlar yüzyıllardır su altına sadece zevk veya merak için değil, inci, mercan, sünger gibi şeyleri çıkarıp, geçimlerini sağlamak için de dalmışlardır.

Deniz seviyesinde hava basıncı l atmosferdir. İnsan vücudunun solunum ve dolaşım sistemi bu basınca ayarlıdır. Ancak suyun içinde, derine gittikçe, her 10 metrede basınç l atmosfer daha artar. 30 metre derinlikte su basıncı 3 atmosferdir, yani bu derinlikte vücudumuzun her santimetrekaresine suyun yaptığı basınç, yüzeye oranla üç mislidir.

Hiçbir gereç kullanmadan, 30 metre derinliğe inildiğinde, akciğer kapasitesi dörtte birine düşer, kan basıncı artar, vücut ısısı düştüğünden kalbin atış hızı artar, bilinç bulanıklığı başlar. Bu nedenle yardımcı gereç kullanmadan 30 metrenin altına inmek tehlikelidir.

Ancak tüple dalışın da kendine özgü sorunları vardır. Derinde dış basıncın yüksek olmasından dolayı tüpten solunan havanın içindeki oksijen, azot gibi gazlar, dokulara daha küçülmüş bir hacimle dağılırlar.

Eğer su yüzeyine süratle çıkılırsa, basıncın azalmasıyla bu gazlar da süratle genleşir. Oksijen dokularda kullanıldığından sorun yaratmaz, ama Özellikle azot gazı damarlarda süratle genleşerek, damar tıkanıklığı, akciğer yırtılması ve hatta felç gibi önemli vücut hasarlarına yol açar.

Bu şekilde vurgun yiyenler, süratle basınç odalarına alınırlar. Burada tekrar vurgun yediği derinlikteki basınç verilir ve dengeli olarak azaltılır. Bir başka önlem de vurgun yiyeni, aynı derinliğe tekrar indirmektir.

Vurgun yememek için yüzeye yavaş çıkmalı, hatta belirli derinliklerde beklenmelidir. İdeal çıkış hızı dakikada 20 metre olup, pratikte eğitmenler bunu dalgıç adaylarına 'yüzeye gelen en küçük bir hava kabarcığından daha hızlı çıkma' şeklinde öğretirler.

2.3.10

Trafiğin Yönü

Bir zamanlar herkes İngilizler gibi yolun solundan gidiyordu. Bunun için de çok geçerli bir sebep vardı.

Yüzyıllarca önce yolun karşısından gelenin dost mu, yoksa düşman mı olduğunu kestirmek mümkün değildi. İnsanların çoğu sağ ellerini kullandıkları için, yolun solundan, duvar dibinden (yaya veya atla) giderek sol taraflarını emniyete alır, sağ ellerini kılıçlarını hemen çekecek şekilde hazır bekletirlerdi.

Yolun solundan seyahat, ilk defa 1300 yıllarında, papanın Roma'ya gelecek hacıların yolda karmaşaya sebep vermemeleri için, yolun solundan gitmelerini söylemesiyle resmileşti ve yüzyıllar boyu devam etti.

18. yüzyılın sonlarında ABD'de birçok atın çektiği posta arabalarında, sürücü koltuğu yoktu ve sürücü en arkada ve soldaki atın üstünde oturuyordu. Bu da yolun solundan gidildiğinde karşıdan geleni ve yolun kontrolünü zorlaştırıyordu.

Çok geçmeden ABD'de trafik sağdan işlemeye başladı. Fransız İhtilali sırasında, ihtilalin liderlerinden Maximilien Robespierre, büyük bir olasılıkla Katolik kiliseye meydan okuyanlara bir jest olsun diye, Parislilerden yolların sağından gitmelerini istedi.

Bir süre sonra aslında kendisi de bir solak olan Napolyon, ordularındaki ikmal arabalarının yolların sağından gitmeleri emrini verdi ve zaptettiği her ülkede de bu uygulamayı hayata geçirdi.

İngiltere hiçbir zaman Napolyon tarafından zapt edilemediğinden İngilizler yolun solundan gitme alışkanlıklarından vazgeçmediler. Avustralya, Hindistan gibi tüm eski sömürgelerinde de bu usulü devam ettirdiler. Zaten İngilizler'de Amerikalılardan farklı olarak sürücü arabanın üstünde ve sağında oturuyordu.

Modern araba teknolojisinin gelişmesi ile bu gelişimin dünyada öncüsü olan ABD'de sürücü koltuğu ve direksiyon sağdan gidişe uygun olarak sola konuldu ve dünyanın birçok bölgesinde bu şekilde yaygınlaştı.

İngiltere'de ve eski sömürgelerinde, trafik akışını sağ şeride almanın faturası o kadar yüklüdür ki, artık isteseler de kolay kolay bunu yapamazlar.

Hangi ülkede olursanız olun, trafiğin yönü ister sağdan olsun ister soldan, karşıdan karşıya geçmeden önce, siz yine de her iki yöne bakmayı ihmal etmeyin.